top of page

Mindfulness'ın Mucizesi: Jon Kabat-Zinn’in Thich Nhat Hanh’a Saygı Duruşu

23 Eyl
6 dakikada okunur

*Jon Kabat-Zinn’in konuşmasından Türkçeye çevrilmiştir.


Thich Nhat Hanh

Büyük Vietnamlı Zen ustası, şair ve barış aktivisti Thich Nhat Hanh, kısa bir süre önce Vietnam’ın Hue kentindeki manastırında hayatını kaybetti. Hue, 1960’larda Vietnam Savaşı sırasında korkunç olayların ve büyük acıların yaşandığı bir yerdi; o dönemi ben de çok iyi hatırlıyorum. Yıllar boyunca dünyaya böylesine çok şey vermiş olan Thich Nhat Hanh’ın artık burada olmayışı, bu nedenle içimde derin bir hüzün uyandırdı.


Martin Luther King, genç bir savaş karşıtı aktivist olduğu dönemde Thich Nhat Hanh’la tanışmıştı. Hayatının son yılında, kendisine hitap edildiği şekliyle Thay’ı, 1967 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. O yıl Nobel Barış Ödülü kimseye verilmedi. Ama Thay bu ödül için harika bir isim olurdu; çünkü Vietnam Savaşı bütün şiddetiyle sürüyordu. Vietnam Savaşı sırasında bu küçücük ülkeye, İkinci Dünya Savaşı boyunca Avrupa’nın tamamına attığımızdan daha fazla bomba attık. Üstelik gerçekten de bir hiç uğruna.


Sonradan korkunç olduğu anlaşılan ve aslında öyle büyük bir anlam da taşımayan birtakım fikirler uğruna. Yüz binlerce insan öldürüldü, sakat bırakıldı. Ve bunları yapan bizim ülkemizdi.


Bu yüzden onun dünyadaki sesi pek çok açıdan çok derin bir anlam taşıyordu. Temel mesajı, barışın kendisi olmaktı. Barışı elde etmek değil, gerçekten barış olmak ve davranışlarımıza bunun yön vermesine izin vermek.


Bunun bir parçası da harekete geçmek, yaşama etkin biçimde katılmaktı. Meditasyon yalnızca edilgen kalmak, olan biteni içine almak ve bilge biri olmakla ilgili değildi. Muazzam bir açgözlülük, nefret ve yanılsama karşısında, bunlardan doğan acı ve şiddet karşısında gerektiğinde her şeyi ortaya koymakla da ilgiliydi. Bunları yapanlar kötü insanlar değil. Bunları yapanlar, cehalet içindeki insanlar.


Özgürlerin, cesurların ve kendini haklı görenlerin ülkesi de dahil olmak üzere her ülke bunları yapabilir. Sonra uyanmamız otuz yıl sürüyor. Vietnam Savaşı’nın ardından, bir daha asla böyle bir hata yapmayacağımıza yemin etmiştik.

Sonra aynısını Afganistan’da, üstelik daha da uzun süre yaptık. Yine küçük düştük ve çekilmek zorunda kaldık. Çünkü ne uğruna savaştığınızı bilmiyorsanız ve bilgeliğin hizmetinde savaşmıyorsanız, işgal ettiğiniz topraklarda yaşayan insanların güçleri karşısında bir bakıma yenilmeye mahkûmsunuz. İşte Thich Nhat Hanh’ın mirasını böylesine dokunaklı kılan da bu.


Oturup ilk kez 1976’da okuduğum o küçücük kitabını yeniden okudum. Kendi nüsham hâlâ duruyor: Mindfulness'ın Mucizesi. Yüz sayfadan bile kısa ve her şey burada.


Mindfulness'a (Bilinçli farkındalık) yönelik ilgi muazzam ölçüde arttı. Bu konuda çok sayıda bilimsel çalışma yapıldı. Bunların çoğu oldukça yararlı ve değerli, ama henüz yalnızca yüzeyi kazıyabiliyoruz. “Meditasyon üzerine bir el kitabı” olarak tanımladığı bu küçücük kitabı, Mindfulness'ın Mucizesi’ni yeniden okuduğumda çok etkilendim. Çünkü aslında ilk yayımlandığından beri okumamıştım. Kitaba doğrudan gündelik yaşamla başlıyor. Birlikte yolculuk yaptığı bir baba, oğlundan, ona ne kadar zaman ayırması gerektiğinden, ev işlerinden söz ediyor. Gününün geri kalanı da şuna, buna ayrılmış zaman dilimlerinden oluşuyor.


Kendisine neredeyse hiç zaman kalmıyor. Thay da ona başka bir olasılığı gösteriyor: Bütün bunları kendine ayırdığın zaman olarak görmeye ne dersin? Oğluna ayırdığın zaman, kendine ayırdığın zamandan ayrı değil. Bulaşık yıkadığın zaman, onun söylemeyi sevdiği şekliyle bir fincan çay içtiğin zamandan ya da yapman gereken başka herhangi bir şeye ayırdığın zamandan ayrı değil. Hepimize aynı yirmi dört saat veriliyor.


Peki, bu zamanın herhangi bir anında gerçekten yaşamın içinde olabilir misin? Yoksa otomatik pilotta, bir fincan çay içebilmek için bulaşıkları bir an önce bitirmeye çalışarak mı ilerliyorsun? Ama zihnin bulaşıkları yıkarken orada değilse, çay içerken orada olacağını neden düşünüyorsun? Bu, insanın bütün hayatını hiçbir anında gerçekten bulunmadan hızla geçirip gitmesinin ne kadar kolay olduğunu çok güzel ve yalın biçimde gösteriyor. Elbette bunu yaparken kendi sahici varoluşumuzdan da biraz uzaklaşıyoruz. Sonuçta, çocuklarınız olduğunda genellikle onların varlığının değerini bilirsiniz. Bunun geçici olduğunu, sonsuza dek böyle sürmeyeceğini bilirsiniz.


Sonsuza kadar üç, beş ya da on beş yaşında kalmayacaklar. Peki, bunun gerçekliğine uyanabilir misiniz? Bazen “Şunu yapmalıyım, sonra bunu yapmalıyım, ardından da şunu yapmalıyım” anlatısının dışına çıkabilir misiniz? Çünkü sürekli bir şey yapmak zorunda olduğunuzda, özgür olmak için hiç zamanınız kalmıyor. Ama o “yapmak zorundayım”ı bıraktığınızda, yaşam tam da burada.


Her şey sizin yaşamınızın bir parçası oluyor ve o zaman, şu anda özgür oluyorsunuz. Bu inanılmaz derecede güzel. Thay 1967 ve 1968 yıllarında bu ülkedeydi; bu arada 1968, Martin Luther King’in öldürüldüğü yıldı. Sanırım 1966 ve 1967’de Martin Luther King üzerinde çok derin bir etkisi olmuştu. Bunu çok canlı hatırlıyorum; New York’taki gösteriye ben de gitmiştim. Martin Luther King, Central Park’ta ya da New York’ta başka bir yerde yaptığı konuşmada yalnızca Afrikalı Amerikalılara yönelik ırkçılıkla değil, kapitalizmle, Vietnam Savaşı’yla ve militarizmle de yüzleşmek gerektiğini söyledi. Bunu son derece güçlü ve tavizsiz bir biçimde dile getirdi.


Vietnam Savaşı’na ilişkin bu bakış açısını Thich Nhat Hanh’tan edinmişti. Bir ülkenin aklını ve vicdanını yitirerek kurumsal adaletsizlikler ve şiddet üretmesinin diğer bütün biçimleriyle yüzleşmeden yalnızca ırkçılıkla mücadele edilemeyeceğini gerçekten anlamıştı. İster ırkçılık olsun ister savaş, bunlardan yalnızca çok az sayıda insan yararlanıyor. Vietnam Savaşı gibi bir savaştan nasıl bir işletme kazanç sağlar? Bomba üretiyorsanız ve biz Vietnam’a daha fazla bomba atıyorsak, o bombaların yerine yenilerinin konması gerekir. İşte size kusursuz bir iş planı.


Tabii etik değerlerden ve dürüstlükten bütünüyle yoksunsanız. Güney Vietnam’ı Kuzey Vietnam’dan kurtarmak için neden o bombaları attığınızı bile bilmiyorsunuz. Yani, olacak şey mi? Ama bunun için türlü türlü gerekçeler üretiliyordu.

Bir de bir hikâye var; bu konuda söyleyeceğim son şey bu olacak. Kitabın sonunda, Thich Nhat Hanh’ın yazmadığı, onunla birlikte yolculuk eden James Forrest adlı bir Amerikalının anlattığı bir hikâye var. Kendisiyle hiç karşılaşmadım. Hikâye 1968’de geçiyor. Thay barış hareketinde çok etkindi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanında konuşmalar yapıyordu. O dönemde Amerika’da neredeyse hiç kimse Vietnamlı biriyle karşılaşmamıştı. O ise cübbesi ve tıraşlı başıyla sade bir keşişti; kiliselerde, farklı Hristiyan mezheplerini bir araya getiren toplantılarda ve benzeri yerlerde konuşuyordu.


Bir soru-cevap bölümünde, salonun arkasındaki bir adam ona şöyle sordu: “Madem halkını bu kadar önemsiyorsun, neden buradasın?” Bu gerçekten çok sert, saldırgan bir çıkıştı. İçinde büyük bir öfke ve şiddet vardı. “Neden buradasın? Bombalar yağarken neden halkının yanında, onlarla ilgilenmiyorsun?” James’in anlattığına göre Thay birkaç an sessizliğe büründü. Yüzünde büyük bir ıstırap vardı.


Sonra şöyle dedi: “Yağmurun bir ağacın yalnızca yapraklarını sulaması yeterli değildir. Ağacın hayatta kalması, yaşayabilmesi için köklerini sulamanız gerekir. Vietnam Savaşı’nın kökleri Vietnam’da değil.

Tam burada. Ben de halkımın maruz kaldığı şiddeti bir ölçüde azaltabilmek için bu şiddetin temel nedenlerini ele almak adına elimden gelen her şeyi yapıyorum.”


Bu konuşmanın hemen ardından —anlatılana göre ortamda son derece yoğun bir gerilim vardı— Thay binadan hızla çıktı. Yani izin isteyip dışarı çıktı. Programın devam etmesi gerekiyordu ama o binadan çıktı. Kaldırımdaydı. James’in anlattığına göre neredeyse hiperventilasyon yaşıyor, çok derin nefesler alıyordu. Çok acı çektiği belliydi.


James ona “Ne oluyor?” diye sordu. Thay şöyle dedi: “O adam benimle o şekilde konuştuğunda inanılmaz derecede öfkelendim. Öfkemi kontrol edebilmek ve o yanıtı verebilmek için nefesimi yavaşlatıp derinleştirmem gerekti. Ama konuşmam bitince sanki bunu fazla zorlamıştım; oradan çıkmam gerekiyordu.” Kaldırımda hızlı hızlı nefes alıyor ve kendini toparlamaya çalışıyordu.


İşte böyle bir örnek. Onun tam bir içsel denge içinde olduğunu, böylesine sert ve saldırgan sorularla rahatça baş edebildiğini düşünebilirsiniz. Ama öfkelenmişti. Karşımızda öfkelendiğini açıkça kabul eden bir Zen ustası var. Aynı zamanda, öfkeye öfkeyle karşılık verirse, o anda ihtiyaç duyulanın tam tersini yapmış olacağını da görüyordu. Saldırganlık ve şiddet karşısında daha derin bir insanlık duygusuyla yanıt vermesi gerekiyordu.


Ama bunun ona bir bedeli olmuştu. Dışarı çıkması, nefesini yeniden düzene sokması gerekiyordu. Bir anlamda, içine aldığı o enerjinin dağılmasına izin vermeliydi. Yeniden okuduğumda beni çok etkileyen, işte bu dürüstlük oldu.

Kitap ilk çıktığında, 1970’lerin ortalarında okumuştum ama bu bölümü hatırlamıyordum. Oysa bütün meditasyon öğretmenlerinin insan olduğunu fark etmek gerçekten çok önemli. Bütün meditasyon öğretmenleri öfkelenebilir; kedere, üzüntüye, hatta umutsuzluğa kapılabilir.


Asıl mesele bu zihin hâllerinin kendisi değil, onlarla nasıl bir ilişki kurduğumuz. Böyle bir enerjiyi nasıl taşıyabileceğimizi bilmek. Böylece, bazen söylediğim gibi, aklımızı başımızda tutmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz anda aklımızı yitirmeyiz. Zaman zaman doğal olarak ortaya çıkan öfke ve kendini haklı görme gibi bizi dağıtan güçlerin ortasında bile bilgeliği ve uyanıklığı yaşayabilir, davranışlarımızda somutlaştırabiliriz.


Ama benliğin gerçek doğasını bildiğinizde, haklılık o kadar büyük bir sorun hâline gelmez. Asıl sorun benliğin kendisidir. Thay hakkında bunları söylemek istedim; çünkü son kırk yıl içinde yollarımız pek çok kez kesişti. Bana gösterdiği kişisel cömertlik ve Full Catastrophe Living kitabım hakkında söyledikleri beni derinden etkiledi. Kitap henüz yayımlanmadan önce, bu sözlerini kitaba önsöz olarak sunmuştu.


Yirmi yıl sonra kitap gözden geçirilmiş baskısıyla yeniden yayımlandığında bir önsöz daha yazdı. Onunla katıldığım birkaç inzivayı ve topluluğuna duyduğum takdiri de anmak istiyorum. Sanırım böyle vedalar üzerinde durmamızın asıl nedeni, geride bizlerin kalıyor olması.


Hâlâ nefes alan bizler buradayız. O, ölmek diye bir şey olmadığını çok güçlü biçimde ifade ederdi. Bulutlarda, havada, suda olduğunu söylerdi. MBSR’daki kuru üzüm egzersizi gibi; bu egzersizin bazı yönlerini Thay’dan aldık. Kuru üzümün içindeki yağmuru görebiliyor musunuz? Toprağı görebiliyor musunuz? Bulutu görebiliyor musunuz? Çiftçiyi görebiliyor musunuz? Üzümleri toplayanları görebiliyor musunuz? Bütün bu üzümleri toplayan tarım işçilerinin çektiği acıyı görebiliyor musunuz? Onları pazara ulaştırmak zorunda olan kamyon şoförlerini görebiliyor musunuz? Bunların hepsi o küçücük kuru üzümün içinde.


Aslında bunların hepsi her şeyin içinde. Bütünüyle birbirine bağlı bir evrende, her şey diğer her şeyin içinde yer alıyor. İçinde bulunduğumuz şey de tam olarak bu: Bütünüyle birbirine bağlı bir evren.


Kopukluk yaşadığımızda, bir anlamda, her an hem gerçek hem de mecazi olarak burnumuzun dibinde olan bu derin karşılıklı bağlılık gerçeğinden uzaklaşmış, dikkatimizi başka yere çevirmiş oluyoruz. Thay’ın söylemeyi sevdiği gibi, o hiçbir yere gitmiyor. Hepimizin içinde.


Doğanın içinde. Biz de birbirimizin içindeyiz. Ve soru şu: Gezegenimiz yanarken, yalnızca kuraklıklarla değil, sellerle ve akla gelebilecek her türlü çalkantıyla karşı karşıyayken, hâlâ zamanımız varken, bu dünyada herkesin yararını ve iyi oluşunu mümkün olduğunca artırma, zararı ise en aza indirme olasılığına uyanmamız mümkün değil mi? Bir tür olarak uyanmamızın ve evimize özen göstermemizin zamanı geldi.


jon kabat zinn

 
 
 

Yorumlar


bottom of page