Nörobilimin Işığında Kaygı: Gözden Kaçan Zihinsel Bir Alışkanlık
- 23 Oca
- 2 dakikada okunur
Bu blog yazısında, modern kaygının ardında yatan ve çoğu zaman fark edilmeden sürdürülen bir zihinsel alışkanlığı, nörobilim perspektifinden ele alacağız. Günlük yaşamda “normal”, hatta “gerekli” gibi görünen bu alışkanlığın, beynin tehdit algısını nasıl etkilediğini ve kaygı döngüsünü nasıl beslediğini birlikte inceleyeceğiz.
Günümüzde pek çok insan kendisini kaygılı olarak tanımlıyor. Yoğunluk, belirsizlik, sorumluluklar, hız… Bunların hepsi kaygıyı açıklamak için sıkça kullanılan nedenler. Ancak nörobilim, daha sessiz ama çok etkili bir noktaya işaret ediyor:

Modern kaygının büyük bir kısmı, neredeyse kimsenin sorgulamadığı günlük bir zihinsel alışkanlıktan kaynaklanıyor.
Üstelik bu alışkanlık çoğu zaman:
üretkenmiş gibi,
sorumluluk göstergesiymiş gibi,
hatta gerekliymiş gibi hissediliyor.
Bu alışkanlığın adı çoğu zaman konmuyor, ama hepimiz çok iyi tanıyoruz:
Zihnin sürekli tarama halinde olması…
“Bir sorun var mı?”
“Yanlış bir şey mi söyledim?”
“Ya böyle olursa?”
“Şimdiden hazırlıklı olmalıyım.”
Gün içinde fark etmeden şunları yaparız:
Yaşanmış bir konuşmayı defalarca zihinde oynatırız
Henüz gerçekleşmemiş bir durumu zihinde prova ederiz
En kötü ihtimali bulup ona karşı önlem almaya çalışırız
Örneğin:
Bir toplantıdan sonra, aslında geçmişte kalmış bir cümleyi saatlerce zihninizde tekrar ettiğiniz oldu mu? Ya da daha ortada somut bir sorun yokken, olası tüm kötü senaryoları düşünerek içinizin daraldığı?
Zihin bunu “sorumluluk” gibi sunar. Ama beyin bunu bambaşka bir şekilde algılar.

Beyin İçin Düşünce ile Tehlike Arasında Büyük Bir Fark Yoktur
Nörobilim açısından önemli bir gerçek şudur:
Beyin, yoğun zihinsel taramayı gerçek bir tehdit gibi algılar.
Yani; aşırı düşünme, sürekli öngörme, “önceden çözme” çabası sinir sisteminde şu mesajı yaratır: “Tehlike şu anda var.”
Bu yüzden sadece bir düşünceye eşlik eden bedensel tepkiler ortaya çıkar:
kalp atışı hızlanır
kaslar gerilir
nefes yüzeyselleşir
mide sıkışır
Aslında ortada somut bir tehlike yoktur. Ama beden, olmuş gibi tepki verir.
Kaygının Döngüsü Nasıl Oluşur?
Zamanla bu süreç bir döngüye dönüşür:
Beyin tehlike aramayı öğrenir.
Küçük bir ayrıntı bulur.
Onu “büyük bir sorun” olarak etiketler.
Gerginlik artar.
Gerginlik, daha fazla taramayı tetikler.
Ve kişi kendini sürekli tetikte hisseder.
Bu noktada kaygı artık dış koşullardan çok, zihnin alışkanlık haline gelmiş çalışma biçimiyle beslenir.
Kaygı Gerçekten Dış Streslerden mi Geliyor?
Çoğu insan kaygının nedenini şöyle açıklar:
“İşim çok yoğun”
“Bu dönem çok stresli”
“Hayat zor”
Elbette dış stres faktörleri önemlidir. Ancak nörobilime göre sistemi asıl yoran şey, stresin zihinde tekrar tekrar prova edilmesidir.
Yani:
olay değil,
olaya zihnin sürekli geri dönmesi
kaygıyı büyütür.
Bir sorun yaşanır, biter. Ama zihin onu defalarca yaşatır.

Kaygısı Azalan İnsanlar Ne Yapıyor?
Kaygısını azaltabilen insanlar, genellikle bir şeyi farklı yapar: Zihinsel taramayı fark eder ve kesintiye uğratırlar. Bu, düşünmemek anlamına gelmez. Umursamamak da değildir.
Şudur:
Anları, zihinde senaryo üretmek yerine gerçekten an olarak yaşamak
“Şu anda ne oluyor?” sorusuna geri dönmek
Zihnin ileri–geri koşusuna nazikçe ara vermek
Örneğin:
Yürürken gerçekten yürümek
Bir bardak çayı içerken sadece tadını fark etmek
Bedenin verdiği sinyalleri duymak
Bu küçük kesintiler, sinir sistemine şu mesajı verir:
“Şu anda güvendeyiz.”

Beyin Hayat Tehlikeli Olduğu İçin Kaygılı Değil
Son olarak çok önemli bir nokta:
Beyniniz hayat tehlikeli olduğu için kaygılı değildir. Kaygılıdır çünkü siz onu gün boyunca sürekli tehlike aramaya alıştırmışsınızdır.
Bu iyi bir haber.
Çünkü öğrenilen bir şey, yeniden öğrenilebilir. Mindfulness tam da bu noktada devreye girer:
zihni susturmak için değil,
zihnin otomatik tarama alışkanlığını fark etmek için
Ve belki de ilk kez şunu deneyimlemek için:
Bu an, şu haliyle yeterince güvenli olabilir.
.png)



Yorumlar